A

                                   EDİTÖR 04 / 03 / 2010  ÇOK ŞEY Mİ İSTİYORUM                                          

Anadolu’nun tam orta yerine bir meclis kurulmuş. Büyük ovaların, uçsuz bucaksız dağların bir arada muhteşem bir ahenkle oluşturduğu, dünyanın nice medeniyetlerine ev sahibi yapmış Anadolu, son bir kez daha bir kardeşlik meclisine daha ev sahibi yapmaya başlamıştı bile. Meclisin hemen yanı başında elinde sazı ile bir abdal duruyordu. Horasandan göç eylediler, Türkmen aşiretidirler, onlara abdal derler, göçebe demektir, derviş seyyahlara denktir. Garipliklerini, yoksulluklarını, horlanmalarını, acılarını söze döküp hoyratça dağlara söylemişler. Şimdiki memleketleri Kırşehir, Kırklareli, keskin ovaları. Bu ovalar abdalların sığınağı. Bu ovaların abdalların sazları, sözleri ile yankılanmaya başlayalı yüzyıllar olmuştu.

            Evet, o son abdaldı. Adı Neşet ERTAÇ’dı Bu dünyaya onca ses vermiş ama karşılığında nefes bile alamamış bozkırın tezenesi, usta Neşet ERTAÇ aldı eline sazını, kavradı buğrasını, artık sazların zamanı gelmişti fakat yalnız değildi.

Sözün bitip nağmelerin gökyüzüne uçmasının zamanı gelmişti. Aldı yine sazını kavradı buğrasını, başlamadan evvel son kez baktı sazına, döndü soluna, baktı arkadaşına. O arkadaş Urfa Siverekli Şıwan perver’den  başkası değildi.

Anadolu ovaları şimdi “Yalan Dünya“ nağmeleriyle inlemeye başlamıştı. 

            Hep sen mi ağladın

            Hep sen mi yandın

            Bende gülemedim

            Yalan dünya da

        1976 yılı, Ankara. Her yıl geleneksel yapılan şenliklerde halk doyasıya eğleniyor. Yalnız bu sefer sanki dizginlenemeyen duyguların açığa çıktığı bir yıldı. Kürtçe şarkı söylemenin hayal bile edilemediği, Kürt varlığının zihinlerde bile canlanmasının ağır cezalara sebep olduğu bu yıllarda, sanki bunlardan bi haber meydandaki halk her çıkan şarkıcıdan illaki bir Kürtçe şarkı istemekte, ortalığı ayağa kaldırmakta. Yalnız durum vahim, istekler heyecanlı yalnız ,yapmaya istekli bir insan ne arasın ortalıkta. Biri dışında üniversiteli 22 yaşında bu genç.

En sonunda dayanamadı, izleyiciydi bu toplulukta, duramadı, buldu bir saz hemen orada, başladı çalmaya ve söylemeye o yasaklı nağmeleri bir anda. Bunun sonunda ne mi oldu. Her gün değişen ikametler ve şehirler, baskınlar, en sonunda her Türkiyeli aydın gibi sınırın öbür tarafında yeni hayatlar. Bu gencin adı İsmail Ersin’di. Türkiye yıllar sonra bu genci Şıwan Perwer olarak tanıyacaktı. Meşhur Caney Caney şarksının bu gence ait olduğunu yine yıllar sonra öğrenecektik.

Şıwan ve Neşet Ertaç usta artık yeni nağmelerle başladılar sazlarının tellerine.

              Ben ne dedeyim

              Ne de müftü

              Ne şeyhim

              Nede bey

              Ben halkın ozanıyım

              Kaç doğru söylüyorum

              Önünüze seriyorum

Usta demişken Adapazarılı udi HIRANT Emre Kankiloğlu unutulur mu? Görememişti bu kısacık hayatta bir an. Olsun kalbinin gözleri ve udu ona yeterdi. Bu mecliste onlarsız bir meşk eyleme cüretine hasıl olunur mu hiç.Saz ve ud.Başladı usta Hırant kendi sözlerini eylemeye

            Hastayım yaşıyorum görünmez hayalinle

            Belki bir gün, bir gün diye beklerim ümidiyle

O an başladı tatlı bir tambur nağmesi Zeki Müren’in hocası Agapos Alyanakyan usta

       Unutamam seni ben ve Kalpte sonsuz acı.

  Çok şey mi istiyorum a be dostlar. Bu topraklarda savaş çığlıkları yerine, güzellikler, sevgiler yükselsin dileğim Allahtan. Ustaların affına sığınarak, tasarladım ufacık hayalimde bu güzellik, kardeşlik meclisini. Niyetim o dur ki ne dilimiz, ne dinimiz, ne ırkımız, ne rengimiz olmasın bu dünyada bir engel.

EDİTÖR